Türkiye-Rusya İttifakı Gerçek mi Blöf mü?

0
20
Türkiye-Rusya İttifakı Gerçek mi Blöf mü?

Başbakan Yıldırım’ın Türk dış politikasında “Dostlarımızı artıracağız, düşmanlarımızı azaltacağız” hedefinin en somut uygulaması Türkiye-Rusya ilişkilerindeki hızlı ve çarpıcı yakınlaşma oldu. Türkiye ve Rusya bir yandan ikili ilişkilerini tamir ve tahkim ederken diğer yandan bölgesel sorunlar konusunda ittifaka giden bir işbirliği geliştiriyor. Özellikle uçak düşürme olayı sonrası tahribatı gidermek için ekonomi, ticaret, turizm, askeriye, diplomasi alanlarında güçlü bir mutabakat görülüyor. Bu bağlamda çok önemli bir hamle ikili ticaretin TL ve Ruble ile yapılmasına karar verilmiş olmasıdır. Bu kararın uygulanmasının sadece ABD’nin ve doların hegemonyasına meydan okuma değil, aynı zamanda Türkiye’nin dış ekonomik ilişkileri ve uluslararası siyasi konumunda devrimsel bir değişiklik yapma potansiyeli taşıdığını not edelim. Hatta bu yönde bir değişiklik Türkiye’nin stratejik ilişkilerinde ciddi etkiler doğurabilir ki bunun ilk işaretlerini zaten görüyoruz.

Türkiye-Rusya stratejik yakınlaşmasının ilk ve radikal ürünü Fırat Kalkanı Operasyonu’dur. Türkiye’nin ÖSO kuvvetleri desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde yapmakta olduğu operasyonun tamamen Rusya ile anlaşmaya ve ortak hedeflere dayandığına hiç şüphe yoktur. Her ne kadar bu operasyona ABD’den destek gelmiş olsa bile esasında ABD-PYD oluşumuna karşı yapıldığı bilinmektedir. Türkiye-Rusya “ittifakı”, ABD ve PYD’nin Suriye projesini engellemeye ve farklı bir Suriye yapılanması ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu ittifakın Esad’ın geleceğine ve Suriye’nin yeniden yapılandırılmasına nasıl yansıyacağını, Türkiye’nin Esad’ı düşürme politikasında Rusya’nın savunduğu yönde değişikliğe yol açıp açmayacağını henüz bilmiyoruz. Ancak bu süreç Türkiye’nin geleneksel Batı, NATO ve ABD ittifakına tenakuz oluşturmasının yanında Türkiye’nin Esad politikasında ipuçları daha şimdiden görülen radikal bir değişikliğe yol açma ihtimalini içermektedir.

Moskova’nın Tarihsel Tehdidi

Türkiye ile Rusya arasında bu düzeyde bir yakınlaşmayı nasıl değerlendirmek gerekir? Bu yakınlaşma Türkiye’nin dış ve iç politikasında yapısal bir değişiklik ve özellikle Batı, NATO ve ABD ittifakından kopması ile sonuçlanır mı? Türkiye ve Rusya, ABD’nin bölgedeki ve dünyadaki hegemonyacı politikalarına karşı pragmatik bir denge kurmaya mı çalışıyorlar? Yoksa tüm bunlar özellikle Türkiye dış politikasının blöfü mü? Bu soruların cevabını iki ülkenin tecrübelerinden dersler çıkararak ve bazı tahminlerde bulunarak verebiliriz. Bu konuda bildiğimiz en önemli vakıa, Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin Kurtuluş Savaşı ve sonrasında dönemin emperyalistleri İngiltere ve Fransa ile onların desteklediği Yunanistan’a karşı ittifakıdır. Mustafa Kemal liderliği, İngiltere ve Fransa’nın Anadolu’yu ve İstanbul’u işgal etmesi ve Sevr Antlaşması ile yeni devletler kurdurma planını engellemek için Lenin ile ittifak yapmış ve bu ittifak en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna yardımcı olmuştu. Bu ittifak Kurtuluş Savaşı ile sınırlı kalmamış daha sonra İngiltere’nin Musul sorununda Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratması nedeniyle (17 Aralık 1925 Türk-Sovyet paktı ya da antlaşması ile) daha da güçlenerek devam etmiştir.

Türkiye ve Sovyetler arasındaki bu stratejik yakınlaşma tamamen pragmatik, geçici ve tepkisel bir ihtiyaçtan kaynaklanmıştı ve uzun dönem devam etmesi mümkün değildi. Zira Mustafa Kemal liderliği, Türkiye’nin entelektüelleri ve sivil toplumu, ne komünist rejime sempati ve istek duyuyordu ne de Osmanlı İmparatorluğu’nun başlattığı modernleşme tecrübesinden kopmak niyetindeydi. Bilakis Mustafa Kemal, muhafazakârlar, aydınlar ve toplumun geneli, bir yandan Rusya’nın tarihsel tehdidine ve genişlemesine karşı Avrupa ve Batı ile ittifak yapmayı, diğer yandan aydınlanma ve modernleşme değerlerine bağlı kalmayı tercih etmişlerdir. Bu tercih, daha sonra İsmet İnönü’nün güvenlikçi politikasından Menderes, Özal ve AK Parti’ye kadar tüm özgürlükçü muhafazakâr/mütedeyyinlerin özgürlük ve kalkınma politikalarına kadar kılavuz olmuştur.

Bugünkü şartlar, bu tarihi tecrübeyle hem benzerlik hem de farklılık arz ediyor. Türkiye ve Rusya’nın ABD-PYD projesine karşı işbirliği İngiltere’nin emperyalist Musul politikasına karşı yaptıkları işbirliğine benzerken, Sovyetler komünizminin artık gündemde olmaması ciddi bir farklılıktır. Ancak hem o dönemde hem de bugün hâlâ geçerli olan temel faktör, Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme, kalkınma, demokratikleşme, yani kısacası muasır medeniyetler hedefidir. Bu noktada hayati soru, Türkiye’nin Rusya ile stratejik yakınlaşması iki yüz yıllık muasır medeniyet değerlerine ulaşmasına yardımcı mı, yoksa engel mi olur? Türkiye, Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma riskiyle karşılaşır mı?

Batı İle Mevcut Ticari İlişkiler

Bu sorulara sadece benim gibi akademisyenlerin değil AK Parti liderliği yanında tüm Türkiye’nin birlikte karar vermesi gerekir. Kısmen Türkiye ve dünya tarihi tecrübesinden edindiğim dersler kısmen de siyasal felsefem ışığında değerlendirdiğimde, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşıp Rusya’yla kalıcı bir ittifak içine girmesinin hem reel-politik hem de ideal-politik açılardan mümkün ve doğru olmadığı kanaatindeyim. Türkiye’nin Osmanlı’dan itibaren farklı motivasyonlarla da olsa Batı ile birlikte olmaya çalışması, AK Parti ve savunduğu muhafazakâr demokrat geleneği, iki yüz yıllık muasır medeniyet hedefi ve özellikle Türkiye’nin Batılı örgütler içindeki konumu ve sahip olduğu değerler nedeniyle Rusya’ya ve Doğu’ya doğru yapısal bir dönüşün maliyeti yüksektir. Elbette ki Türkiye bu maliyeti göze alarak ve tüm birikimine ve bağlarına rağmen Batı’dan uzaklaşıp Rusya’ya ve örneğin Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi bir oluşuma yönelebilir, ancak bu kararı vermeden önce iki noktayı göz önünde bulundurmasında yarar var.

Birincisi bu dönüşümün getirecekleri ile götüreceklerini hesap etmesi, ne kadar rasyonel olduğunu düşünmesi gerekir. Türkiye’nin Batı ile sahip olduğu ekonomik ve ticari ilişkilerin büyüklüğü, milyonlarca vatandaşının Avrupa’da ve Batı’daki varlığı, binlerce öğrencisinin Batı üniversitelerindeki eğitim-öğretim faaliyetleri, üniversitelerinden şirketlerine kadar birçok sivil toplum örgütünün Batılı muhataplarıyla ortaklıkları ve en önemlisi de Cumhuriyet ve demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlükleri ve açık toplum değerleri ve normlar müktesebatının Rusya, ŞİÖ ve diğer alternatifler tarafından karşılanmasının mümkün olmadığı unutulmamalıdır. Rusya, Çin, Hindistan gibi dev ülkeler ekonomik olarak çok güçlü olmaya başlasalar bile hem dünyaya, insanlığa ve bireylere siyasal bir vizyon sunmaktan uzaklar hem de aslında kendileri de esasen Batı kaynaklı evrensel bir paradigmanın uygulayıcısı rolünü oynamaktadırlar. Rusya ve diğerleri Türkiye’nin güncel stratejik, reel-politik ve maddi ihtiyaçlarına belki katkıda bulunabilirler ama Osmanlı’dan beri gelişen iki yüz yıllık muasır medeniyet idealine ufuk açacak kapasite ve ilhama sahip değildirler.

İkinci olarak, Türkiye karar verirken “öfkeyle kalkan zararla oturur” ya da “pireye kızıp yorgan yakmak” gibi atasözlerimizin öğütlerine kulak verilmesi öğretici ve ufuk açıcı olur. Türkiye’nin bugün karşılaştığı sorunların, zorlukların, özellikle Suriye ve diğer sıkıntılarının geçici/konjonktürel olduğunu ve bu sorunların kısmen ABD ve Batılıların ama kısmen de kendi Arap Baharı ve Suriye politikasındaki yanlışların sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu sorunlara doğru tespit, teşhis ve çareler üretmek yerine tepkisel olarak Rusya ve diğerleri ile yapısal bir değişiklik içine girmek kalıcı çözümler üretmeyeceği gibi Türkiye’nin ve bölgenin geleceği açısından hayırlı sonuçlar doğurmayacaktır. ABD hegemonyasına tepki olarak Rusya veya Çin hegemonyasına veya etki alanına girmek rasyonel bir karar olmayıp Türkiye’nin geleceğini riske atabilir. Hatta bu süreç AK Parti’nin bizzat savunduğu Osmanlı’dan tevarüs eden gelenek ve medeniyet kodlarını tahrip edebilir.

Radikal Dönüşüm İhtiyaç Mı?

Basına yapılan açıklamalardan ve gözlemlerimden hareketle bu sürecin blöf boyutunun olduğunu iddia etmek de mümkündür. Ancak az önce belirttiğim ülke birikiminin ve maliyetlerinin muhakkak dikkate alınacağı varsayımıyla dış politikada yapısal değişikliğin bir blöf konusu olamayacağını, eğer blöf söz konusu ise bunun çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını, zira olumlu sonuçlar getirmeyen/getirmeyecek bir blöfün derin tahribatlar doğuracağını düşünüyorum.

Son söz olarak; Türkiye’nin iki yüz yıllık statüsünü, konumunu, birikimini, müktesebatını ve ideallerini koruyarak hem Rusya ile hem de diğer tüm ülkeler ile yakın ilişkiler ve işbirlikleri geliştirmesinin hiçbir sakıncasının olmadığını, hatta yararlı olduğunu da not düşmeliyim. Ve bunun için ne blöf yapmaya ne de radikal dönüşüm içine girmeye ihtiyaç olmadığını belirtmeliyim. Yeter ki günümüz ve geleceğimiz altından kalkılamayacak veya geri dönüşü çok yüksek maliyetlerle karşılaşmasın!

Prof. Dr. Ramazan Gözen

Cevap Ver

Lütfen Yorumunuzu Onaylayın
Lütfen İsminizi Yazınız